Anadili Hakkı mı, Anadilinde Eğitim mi?
Günay Güner
Türkiye gibi ekinler bileşiminden
oluşan bir ülkede kimi yurttaşların birden çok anadiliyle yaşamasından doğal
bir durum olamaz. Türkçe sözkonusu yurttaşlarımızın da hem ortak dili, hem de
diğer anadilidir. Budunsal köklerinden gelen anadilinin geliştirilmesini
istemek hakkı kadar, ortak dil Türkçemizin korunup geliştirilmesini istemek de hangi
kökten gelirse gelsin tüm yurttaşlarımızın hakkıdır. Ne ki bu bilince hâlâ
ulaşılamadı.
Anadili konusu yoğun biçimde siyaset
aracı yapılırken, sıklıkla öne çıkarılan başlık anadilinde eğitim olmaktadır. Bu
siyaset sözcülerinin en azından tutarlılık adına, anadilinde eğitimin hangi
toplumsal yapı, tasarım, gelecek düşüncesiyle dillendirildiğini açıklamaları
gerekir. Bu bir zorunluluktur. Şu çıkarımda bulunmak ve sorulaştırmak
olanaklıdır: Hangi devlette uygulanmak, iş bulmak, görev yapmak üzere dış
siyaset, tüze (hukuk), siyasal bilgiler, maliye… eğitimi alacaktır? Çünkü bu
alanlar bir devlet yapılanmasının kurumlarını oluşturur. Anadilinde eğitimin
ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarında görev alınacağı varsayılırsa, bu
tür bir uygulamanın anlamlı olacağını söylemek, bilimsel eğitim anlayışına
uygunluğunu savlamak olanaksızdır. Ayrılık güdülmüyorsa anadilinde eğitimin
yukarıda belirtilen kaçınılmaz sonucunun halkı, ülkeyi hangi geleceğe
ulaştıracağının; amaçlanan eğitimle, devletin vazgeçilmez kurumları arasındaki
çelişkinin ne anlama geldiğinin açıklanması gerekir.
Sözkonusu tartışmada içtenlikle öne
sürülen belki de tek anlamlı istek, budunsal kökten gelen anadilinin
gelişebilmesi, yetkinleşebilmesi amacıyla yapılması gerekenler yönündeki
isteklerdir. Anadili ancak yazarlarının, yazıncılarının, dilbilimcilerinin,
bilim adamlarının özverili, akılcı ve nesnel; hiçbir dar siyasal bakışa
bağlanmadan, bilim ahlakından ödün vermeden çalışmalarıyla korunur, geliştirilir.
Anılan uzun erimli çalışmanın hemen her aşamasında, birlikte solunan ortak
dilin birikiminden yararlanılmasının gerekli, giderek zorunlu olduğu açıktır.
Batı, özellikle son otuz yıldır,
birçok alanda olduğu gibi, toplumbilim alanında da ülkemizin bilimsel yaşamını
aşındıran bir dil yaymıştır. “Çokkültürlülük”,
“çokkimliklilik”, “cemaat”, “sivil toplum”, “etnisite”… derken bir
“öteki” kavramı çıkarıldı ki her kapıyı açıyor! Şunu anlamak o denli zor mu? Ne
çok “öteki” denirse, bu sözde kavram ne çok dolaşıma sokulursa, o değin “öteki”
olunur. Ayrılık keskinleşir.
Harbi Gazete, 23 Mayıs 2011
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder