Günay Güner
Partiler, Güncel
Soru(n)lar ve Aydın Tavrı
Bilimsel yasalardan “bileşik kaplar” yasasının en belirgin
işlediği ülkelerden biri kuşkusuz Türkiye’dir. Ne demek istiyorum? İnanç-budun
bağlarını kimlik yapısının en başına koymuş olanların saplantılarından çok da
ayrı değil aydın tavrı beklenecek kesimlerdeki insanların yaklaşımları.
Oysa aynı kişilere sorulsa, çok rahatlıkla doğruyu
söyleyecek, “Evet, aydın bireysel istencini yüreklice ortaya koyandır”
diyeceklerdir. Ne olup bitiyorsa, güncel siyasanın, topluluklar bağlamında
benmerkezci tutumların (dile getirilemeyen, ayrımında olunamayan) baskısından
oluyor.
Örnek mi işte Türkiye’de en yakıcı alanlardan biri olarak
beliren Kürt sorunu. Bu konuda tarihsel dayanakların günümüzü de büyük ölçüde
açıkladığından kuşku yok. Yine aynı Troya Atı rollerine soyunanlar. Bunların
“uygar” batıca her koşulda desteklenmesi. Bunlar ve pek çok koşutluk sözkonusu.
Gerçek çok açık. Ne ki sorun yaşanan bir alan da var; bir biçimde çıkmaza
sokulmuş bu (ve benzer) sorun karşısında şu an devlet siyasası, ulus-parti
siyasası ne olmalıdır? Bir başka yönden soralım; kendine özgü, gerekliliklerle
desteklenen esneklik alanları oluşturmalı mı yoksa (son kırk yıldır silinen)
geleneksel devlet ilkeleri gereği benimsenmesi gerektiği bilinen uygulamalar
ödünsüz olarak devreye sokulmalı mı? İkinci olasılığı birebir benimsemek Yugoslavya
deneyiminden ders almamak anlamına da gelebilir. Sırp ağırlıklı yönetim odağı
ile karşıt budunsal (giderek dinsel) güçler arasında yayılmacılarca planlanmış
ve aşama aşama gerçekleştirilmiş gerilim ve çatışma büyük kıyımlarla ve
parçalanmayla; ülkenin yayılmacı üssüne dönüşmesiyle, yoksullaşmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu sonuçta diğer etkenlerin yanı sıra odağın (merkezin) “şiddetli” “böldürmeme”,
“parçalatmama” kaygısının da payı vardır. Türkiye özeline dönersek, verili
koşullarda ilke ve katılık yaklaşımıyla yapılabilecek bir şey olamaz,
düşünülemez herhalde! Geçen onyıllar içinde kırmızı değil, hiçbir renkli çizgi
kalmadığı, bırakılmadığı açıkça görülüyor.
Yine ulusların
kaderlerini belirleme hakkı diye bilinen alan birikiminde, en önemli
liderlerden V.I. Lenin’in yaklaşımının da “Kesinlikle ayrılamazsınız” olmadığı
bilinir. Ne ki “Dilersen hemen ayrıl” da değildir. Öyleyse nedir? Bu değerli,
saygın anlayış şöyle açıklanabilir: Sınıfsal düzlemde öyle bir dayanışma ve
özgürlük ortamı oluşturalım ki kültürel varsıllıkların da uygar ölçüler içinde,
demokratik biçimde yaşandığı emekçi birlikteliği, ortaklığı “gönüllü”
kurulabilsin; budunlar gönüllü katılsınlar.
O nedenledir ki hiç öyle “katı” söylemlere gerek yok;
“güvenliği” kesinlikle sağlanmış, silahların gölgesinin olmadığı bir “Ayrılmak
istiyor musun” oylaması en usçu çözümdür. Yazık ki bunları dillendirene
rastlanmıyor. Sözcüler neredeyse birebir aynı sözcüklerle konuşuyorlar. Çok
garip…
Bir diğer kırılmaya uğramış yaklaşım, doğu-batı sorunuyla
ilgilidir. Ulusçu kesim sorusuz, sorgusuz bir salt doğuculuk anlayışını
savunmaktadır. İbni Rüştlerin, Farabilerin, İbni Sinaların… dönemine yönelik
yoğun bir yurtsama (nostalji) duygusu içindeler. Oysa o dönemin
“gelişmiş”liğinin bugüne yararı yoktur. Bugün kuyrukluyıldıza araç indirip,
deney yapabiliyor musun? Gerisi yurtsamadan başka bir şey değildir. Yayılmacılık
karşıtlığı neden böylesi bir miyopluğa yol açsın. Bu yaklaşım Atatürkçülüğe de
uymuyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün, batının kendisi için istediği ilerici,
gelişmiş yaşam biçimini, düşün yapısını Türkiye için de istemesiyle, kişilikli,
bağımsızlıkçı siyasası arasında hiçbir çelişki yoktur. Bu tutarlı ekin-uygarlık
anlayışını doğuculuk diye anlamak, adlandırmak olanaksızdır.
Günümüzde süren seçim açıklamaları da ayrı bir tipik
örnektir. Dikkat edilirse, gerici kesim bir yana bırakılırsa, başlıca iki uçta
belirginleşiyor. Tutumbilimsel ağır sorunları ya hiç önemsememe ya da en öne
alma başka soruna yer vermeme anlayışı!
Hep yinelemek zorunda kalıyoruz, açıklamalar saçmalıklarla
dolup taşıyor. CHP ile başlayalım. Kaynak “sorunu” adına dillendirilenler hiç
davası, ülküsü (hadi bu sözcüğü sevmiyorsanız) ideolojisi olan bir partinin
sözlerine benziyor mu. Kaynağınız nedir, sorusunun yanıtı salt “Sarayın
hortumunu kesersek…” olabilir mi. “Saray” 13 yıldır satmadık kamu girişimi
bırakmamış, sen “Özelleştirmeye karşıyım, satılanları geri alacağım, yeniden
kuracağım, kamu önceliğinde olacak” diyemiyorsun. 13 yıldır tek fabrika
kurmamışlar, sen “Tıpkı cumhuriyetin yaptığı gibi, emekçilerin onurlu biçimde
çalışıp kazanacakları, makine yapan fabrikalar kuracağım” diyemiyorsun.
Ne ki şunu da anlamamak olmaz: Türk seçmeninin davranış
özellikleri üzerine yapılan en yeni alan çalışmaları, yaklaşık % 55’inin, sözkonusu
(cumhuriyet, ulusçuluk, kamulaştırma, dayanışma, ortaklaşacılık…)
duyarlıklarını taşımadığını ortaya koyuyor. İşte o anda da zurnanın “zırt”
dediği yere gelinmiş oluyor: Nasıl oy alacaksın? Çünkü şu ya da bu nedenle
seçmen bir biçimde, belirtilen duruma getirilmiş. İktidara geliş biçimin
“silahlı savaş” olmayacağına göre (ki varsayım öyleyse o mantığa göre düşünür
başka şeyler söyleriz) bu soru anlamsız sayılamaz: Nasıl oy alınacak?
Bu durumda “Bizim baraj sorunumuz yok” tümcesi ne anlama
gelir? Mutlaka yanlışları da barındıracak, siyasal söylemler içinde büyük
oranda (ulusçuluk, bağımsızlık, yayılmacılık karşıtlığı… gibi) en doğru
dayanakları da işleseniz karşılığı ve zemini yoksa (ki olmadığı görülüyor)
siyasa bağlamında anlamı yoktur. Hele de insanlar açlıkla, çaresizlikle
boğuşuyorsa, o yakıcı gereksinimlere, bugün, şimdi ne çare bulacağınız önem
kazanır.
Seslendiğimiz her iki kesim de kendince yanıtlar
bulacaklardır bu eleştirilere.
Eleştirilerin, iktidara gelemediği, aydınlanmacı, usçu bir
yaşam biçimini kurup soluyamadığı için, gereksinimleri yalnızca 13 yıldır değil,
neredeyse seksen yıldır birikmiş, ertelenmiş bir özverili, güzel toplum adına
yapıldığının da bilinmesi gerekir.
Giderek, oy önerimiz, gönlümüzden geçen odak o olduğundan
değil, mantığımız, usumuz gerektirdiğindendir.
Bu pehlivan artık güreşe doydu, biline!
4 Mayıs 2015
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder